İNSAN Ve KALEM

insan ve kaleme dair

KISSA DAN HİSSE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KISSA DAN HİSSE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2018 Cumartesi

,

Zaman Herkes İçin Eşit Değil Mi?

1 yıl herkes için 365 gündür.
1 gün herkes için 24 saattir.
1 saat herkes için 60 dakikadır.
1 dakika herkes için 60 saniyedir.
O halde sorun nerede?
Zamanın kendisinde mi?
Kendimizde mi?
Amerikalı Konuşmacı Denis Waitely’nin çok güzel bir yazısı var, diyor ki;
Zaman, kimse arasında ayrımcılık yapmayan bir işverendir.
Yeni bir güne başlarken herkes aynı sayıda saat ve dakikalara sahiptir. Zenginler parayla daha fazla saat satın alamazlar.
Bilim Adamları yeni dakikalar icat edemez.
Ya da yarın kullanmak üzere bugünün zamanını biriktiremezsiniz.
Ancak yine de zaman son derece adil ve bağışlayıcıdır.

Hepimiz için boş zaman yoktur aslında, boşa geçen zaman vardır.
İş yaşantım boyunca, pek çok insanın, diğerlerinin boşa harcadığı zamanı doğru ve verimli kullanarak, öne geçtiğini gözlemleme şansım oldu.
Unutmayın; yarınlar için hazırlanmanın en iyi yolu, sahip olduğunuz zekanızı ve tüm motivasyonunuzu, bugünün işini en iyi şekilde yapmaya odaklanmaktır.
Bugün dediğimiz şey, artık bitmiş bir geçmiş ve gelecek okyanusunda küçücük bir zaman damlasıdır.
Çoğumuz farkında değiliz ama zaman, ondan yararlanılabilecek kadar uzundur.
Bugün için yaşa, yarın için hayal kur, dünden öğren.
Japon Atasözü

9 Haziran 2018 Cumartesi

,
Evlilik sadece birlikte yaşamak değildir. Türkiye’de boşanma oranları her geçen yıl daha da artıyor. Peki mutlu bir evlilik için nelere dikkat etmeli?

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog İhsan Öztekin, güven duygusunun mutlu bir evliliğin anahtarı olduğunu vurguladı. “Güven duygusunu yitirmediğinizde evlilikte çözülemeyecek sorun yoktur" diyen Öztekin, uzun ve sağlıklı bir evlilik hayatı için çiftlere şu önerilerde bulundu:

 

1-Eşinizi önemsediğinizi ve sevdiğinizi hissettirin. Bunun için büyük şeylere gerek yok. Gün içinde yapacağınız iltifatlar, güzel sözler ona kendini özel hissettirecektir.

2-Eşinizi fark edin. Onun saçını boyadığını, zayıfladığını, sizin için yaptığı küçücük de olsa özel bir şeyi görün ve takdir edin.

3- İyi dinleyici olun. İyi evliliğin yolu iyi iletişimden geçer. Katılmasanız dahi onun ortaya koyduğu fikirlere saygı duyun ve sonuna kadar dinleyin. Söylemek istediğinizi dolaylı yollara sapmadan net bir şekilde ifade edin.

4-Birbirinizin en yakın arkadaşı olun. Evlilik sadece birlikte yaşamak değildir. İhtiyacı olduğunda yanında olun. Unutmayın, aslında her biriniz, bir diğeri için oradasınız. Hiçbir şey bundan daha değerli olamaz.

5- Yenilikler yapın. Evliliğinizi monotonluktan kurtarmak için kaliteli zaman geçirmek önemli. Bunun için olanaklar yaratın. Beklenmedik küçük sürprizler yapın. Ortak zevklerinize uygun paylaşımlar yaratın.

6-Öfkelendiğinizde asla şiddete başvurmayın. Mola verin, ortamı terk edin, duş alın veya uyuyun. Müzik dinleyin. Çatışmalarınızı yıkıcı değil, yapıcı olarak ele alın. Kendinizi onun yerine koyun ve empati yapın. Eşinize verdiğini düşündüğünüz zararın aslında evliliğinize verdiğini unutmayın. Önemli olan anlaşmazlıkların varlığı değil, onları çözerken ilişkinizi en az yıpratacak yöntemi uygulamanızdır.

7-Birbirinize olan ilgisizliğinizin nedenini bulun. Kıskançlıklar, hep bir arada olma, maddi sorunlar, ilginin çocuklara kayması, evlilik sorumluluklarının ağır gelmesi ve gerçekçi olmayan beklentiler çiftlerin birbirine olan ilgisini azaltabilir.

8-Hayatınızı çocuklara göre değiştirip kısıtlamayın. Eşlerden biri çocuklara çok düşkün olursa, evliliğin dengesi bozulabilir.

9-Kendinize zaman ayırın. İlişkilerde bireylerin kendilerine zaman ayırması da oldukça önemli. Ancak birlikte ve ayrı ayrı geçireceğiniz zamanlar konusunda hem fikir olun.

10-Eşinizin ailesi ile ilişkisine müdahale etmeyin. Onları ziyaret etmesi, onlara vakit ayırması gerektiğinde anlayışlı olun. Ailelerinizin yanında birbirinizi eleştirmeyin, suçlamayın. Eşinizin ailesi ile ilgili sorunlar yaşadığınızı düşünüyorsanız ailesini suçlayıcı, hakaret edici bir dil kullanmadan bu sorunları eşinizle paylaşın. Sorunları birlikte çözmeye çalışın veya eşinizin çözmesine fırsat verin.

11- Aileniz ile evliliğiniz arasına sınır koyun. Kendi ailenizin evliliğinize müdahale etmesine, sizin adınıza karar almalarına izin vermeyin.

12-Eşinizin geçmişi ile ilgili konuları, hataları sürekli gündeme getirerek hayatını sorgulayıp evliliğinizi yıpratmayın.

13-Ruhsal ve bedensel sağlığınız konusunda konuşun. Yaşadığınız depresyon, bağımlılıklarınız; sigara, alkol, madde, kumar gibi sorunlarda dürüst olun. (Bu tür konuları evlilik öncesinde konuşmayı deneyin çünkü daha sonra öğrenildiğinde yıkıcı olabilir.)

14-Evliliğinizdeki sorunları çözmekte zorlandığınızda uzmanlara danışmaktan ve evlilik terapisi almaktan çekinmeyin. Eğer sorunlarınızı birlikte çözemeyeceğinize karar verirseniz, bir uzmandan destek almanızda fayda var.


Kaynak: indigodergisi.com

24 Aralık 2016 Cumartesi

,

Kişi sevdiğiyle olmak ister!.

Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.

Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..

“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.


Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…

Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.

Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.

“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…

Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.

Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…

Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..

Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.

Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an
üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!…
Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana;
ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.

Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!

Beğenen sahip olmak ister…

Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.

Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.

Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.

Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..

Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..

Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,
mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;
sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;
yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…

Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…

Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!

Seven, karşılıksız sever!…

Beğenen karşılığını ister!.





Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;
maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.

Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.

Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…

Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..

Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.



(alıntı)

4 Ağustos 2016 Perşembe

,
Dikkat et, dünyadan söz ederken olumsuz ifadelere varıyoruz: ‘Yalan dünya’ diyoruz mesela. ‘Dünyevi’ kelimesi, menfi bir mana taşıyor. Fakat ‘hayat’ sözcüğü öyle değil. ‘Hayati ehemmiyet’ten bahsediyoruz. ‘Hayat dolu’ diyoruz. Dünyaya bağlanmadan, hayata tutunmayı öğrenmemiz gerekiyor.
Murat Menteş - Ruhi Mücerret

1 Mayıs 2015 Cuma

,
kral Bir zamanlar doğuda çok akıllı ve bilgili bir hükümdar varmış. Bu hükümdar, yeryüzünde yaşayan insanlara ilişkin her şeyi bilmek istiyormuş.

Vezirlerini yanına çağırmış ve:

- Bana dünyadaki tüm ulusların tarihini yazın, geçmişte ve şimdi nasıl yaşadıklarını, hangi savaşlara katıldıklarını ve çeşitli ülkelerde gelişmiş iş ve sanat kollarını anlatın!” diye buyurmuş.Ve onlara beş yıl süre tanımış.

Vezirler önünde saygıyla eğilmişler.

Sonra krallıktaki akıllı adamların en akıllılarını bir araya toplamışlar ve hükümdarlarının dileğini iletmişler. Beş yıl sonra vezirler sarayda tekrar toplanmışlar.

- Büyük hükümdarım, dileğiniz yerine getirildi! Dışarıya bakarsanız isteğinizin karşılandığını görürsünüz… demişler.

Hükümdar hayretle gözlerini açmış. Sarayın önünde sonu ufukta kaybolan bir deve kervanı duruyormuş. Her devenin sırtında iki dev heybe ve her heybenin içinde de, marokenle güzelce kaplanmış on büyük cilt varmış.

- Bu nedir? diye sormuş hükümdar.

- Bu dünya tarihidir, diye yanıtlamış vezirler.

- Buyruğunuz üstüne bilge kişiler beş yıl durmadan çalıştılar!

- Benimle alay mı ediyorsunuz? diye kükremiş kral.

- Ömrüm bunların onda birini bile okumaya yetmez! Söyleyin kısa bir tarih yazsınlar. Ama tüm önemli olayları içersin. Ve onlara bir yıl daha süre vermiş.

Bir yıl geçmiş ve yine kervan sarayın önünde durmuş. Bu kez yalnızca on deve boyundaymış ve her devenin sırtında iki heybe, bunların içinde de on cilt kitap varmış.

Kral çok öfkelenmiş.

- Bugüne kadar tüm ulusların yaşadığı yalnızca en önemli olayları yazmalarını söyleyin onlara. Ne kadar süre isterler?

Akıllı adamların en akıllısı öne çıkmış ve:

- Yarın efendim. İsteğinize yarın kavuşacaksınız, demiş.

- Yarın? diye yinelemiş hükümdar şaşkınlıkla.

- Çok iyi. Ama beni aldatıyorsanız başınızı yitireceksiniz!

Sonunda mavi gökyüzünde güneş yükselmiş, uyku çiçekleri tüm büyüleyicilikleriyle açmışlar ve hükümdar bilge kişiyi yanına çağırtmış.

Yaşlı bilge elinde ufacık bir tahta kutuyla içeri girmiş.

- Ey ulu hükümdarım, tüm insanlık tarihinde yaşanmış en önemli olayları burada bulacaksınız, demiş kısık bir sesle.

Kral kutuyu açmış. Kadife bir yastık üstünde küçük bir parça parşömen duruyormuş. Ve orada tek bir cümle yazılıymış:

- “Doğdular, yaşadılar ve öldüler”

23 Mart 2015 Pazartesi

,
“Bebeğimi görebilir miyim” dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu. Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak
“Büyük bir çocuk bana ucube dedi.”
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü. . Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu, ancak aynı zamana yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
“Hiçbir şey yapılamaz mı?”
diye sordu. Doktor
“Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir”
dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti. Bir gün babası
“Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek . birini bulduk ancak unutma bu bir sır”
dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı.
Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.

Yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: .
“Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım”
“Bir şey yapabileceğini sanmıyorum” dedi babası, “fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi.
Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi. Hayatının en karanlık . günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu.
“Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu” diye fısıldadı babası”. Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? . Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir. Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir!” 
,
Bir gün New-York a bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya
çıkar.Gruptan biri, Kızılderilidir. Yolda yürürken insan
kalabalığı,siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve
korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına çırçır böceği
sesinin geldiğini söyleyerek çırçır böceği aramaya baslar.
Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını,
kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder.
Aralarından bir tanesi inanmasa da,onunla aramaya devam eder.
Kızılderili , yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip
eder.Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir
çırçır böceği bulurlar.

Arkadaşı, Kızılderiliye: "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl
duydun?" diye sorar. Kızılderili ise;bu sesi duymak için insanüstü güçlere
sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek,
arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve
Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar.
Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun
ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili,
arkadaşına dönerek:
**"Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi
ona göre duyar, görür ve hissedersin." der 

11 Mart 2015 Çarşamba

,
Bir zamanlar büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış. 
Kral en çok dördüncü eşini sever bir dediğini iki etmez her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş. Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün ken... disini terk edebileceğinden korktuğu için onu çok kıskanırüzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş. 
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven karşılık beklemeden sevensağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş. 

Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş. En çok sevdiği dördüncü eşine "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye sorduğunda aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan kısa ve net "Mümkün değil!" olmuş. "Hayatim boyunca seni sevdim sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi "Hayır hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış. "Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardim eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı ikinci esinden "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.
 Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş: "Nereye gidersen git seninle olurum seni takip ederim." "Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..." 
Aslında gerçek Yaşamda hepimiz dört eşliyiz... Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir. Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır. İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır. Ve birinci eş... "ruhumuz"!

7 Şubat 2015 Cumartesi

,

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buranın yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...

Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..

Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk. Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk... Üstelik manolyalar da katılıyor onlara.. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız.

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..

Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..

Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına doğru yönelirken;

- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür..
ALINTIDIR

Gören Gözlerimizin Mutluluğunu Sonuna Kadar Sürdürmeniz Şükretmeniz Dileğiyle

9 Ocak 2015 Cuma

,
Birinci ve de en önemli ders. Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi: "Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.." Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum.Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!.. Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu." Tabii dahil" dedi,hocamız.." İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile.." Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da.. Dorothy idi.

İkinci önemli ders.. Yağmurda otostop!... Bir gece, vakit gece yarısına doğru Alama otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. bardaktan boşanırcasına yağan yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60'lı yıllarda bir beyazın bir zenciye hem de Alabama'da yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi;Verdim. Bir hafta sonra kapım çalındı. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda.. "Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıkageldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son nefesini verdi. Allah bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık beklemeksizin yardım eden herkesi affetsin!.. En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole." 

Üçüncü önemli ders.. Size hizmet edenleri hep hatırlayın... Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk sordu: "Çikolatalı pasta kaç para?" "50 cent!.." Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu: "Peki dondurma ne kadar.." "35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla.. Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi. Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 cent duruyordu.. 
Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller... Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacaktı?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları,saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı.. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü,bügun dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır..

" Beşinci önemli ders.. Önemli olan vermektir.. Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek yaşam şansı beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı hastalıktan mucizevi şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın mikroplarını yok eden bağışıklık oluşmuştu. Doktor durumu beş yasındaki oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve "Eğer kurtulacaksa, veririm kanımı" dedi. Kan nakli ilerlerken,ablasının gözlerinin içine bakıyor ve gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük çocuğun yüzü de giderek soluyordu.. Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu: "Hemen mi öleceğim?.." Küçük doktoru yanlış anlamış,ablasına vücudundaki bütün kanı verip, öleceğini sanmıştı.
,
Bir baba gittiğinde;
Arkanı yasladığın duvar
Sabahları sıcak ekmek
Okul harçlığı, otobüs bileti
Ciğerinden bir parça gider
Gider de gider...

En sinirli anında bile,
Dudağının kenarında bir gülümseme
Bayramda öpülecek el
Çocuklarımızı sırtında taşıyan
O sevimli dede gider
Gider de gider...


Bir içten "oğlum, kızım" sözünün sahibi
İnatçı bir siyasetçi
Koca bir beden
Çocuk bir yürek
Anneyle yapılan lüzumsuz tartışmalar
Heyecanlı bir taraftar
Çalışkan bir "Adam" gider
Gider de gider...

Bir sarılmaya, bir çift söze bile
Fırsat vermez Azrail
Vakit geldiği zaman
Sadece baban değil
Atan gider
Canın gider
Kanın gider
Gider de gider...

Dolmaz boşluğu kısa zamanda
Hep bir ses ararsın, bir nefes
Bir anahtar tıkırtısı
Yanlış bir iş yapınca
Gözünün içine bakılmasını
Ama sadece beklersin

Çünkü;
Bir baba gittiğinde,
Sadece baban değil;
Bir dostun,
Bir arkadaşın,
Bir sırdaşın,
Bir öğretmenin,
Bir ustan,
Bir yanın gider...
Gider de gider !

26 Aralık 2014 Cuma

,

Bir gün, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. 
Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır. 
En sonunda çiftçi, hayvanın yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten 
kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmaya değmeyeceğine karar 
verir. Bütün komşularını yardıma çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, önce daha beter bağırmaya başlar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. 
Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düşen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır. 

Bir süre sonra, komşular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır! 

Hayat üzerinize hep toprak atacaktır; her türlü pislik ile.
Kuyudan çıkmanın sırrı, bu pisliği silkeleyip bir adım yükselmektir. 

Sıkıntılarımızın her biri bir adımdır. En derin kuyulardan bile yılmayarak, usanmayarak çıkabiliriz. 
Silkelenin ve biraz daha yukarı çıkın . .

11 Aralık 2014 Perşembe

,
Bir zamanlar uzak diyarların birinde çok sevilen, adaletli, bilge bir kral tarafından yönetilen bir ülke varmış. Kralın bilgeliği dilden dile dolaşır, başka başka ülkelerden insanlar sorularının yanıtlarını bulmak için bilge krala gelirlermiş.
Bir gün krala genç bir adam gelmiş; özgürlük nedir ? sonsuz mudur? ben özgür müyüm? her istediğimi yapabilir miyim diye krala peş peşe sorular sormuş. Kral bu heyecanlı genci dinlemiş; düşünmüş ve gence demiş ki:
Tek ayağının kaldırabilir misin?
Genç cevaplamış:
Elbette diyerek ayağının birini kaldırmış.
Kral devam etmiş:
Peki iki ayağını birden kaldırabilir misin?
Genç:
Nasıl olur kralım o zaman düşerim demiş.

Kral cevap vermiş:
Sadece ilk seçimlerimizi yaparken özgürüz, ondan sonrakiler yaptığımız bu ilk seçimimize bağlı olarak şekillenir demiş.

30 Ekim 2014 Perşembe

,
 Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada uzun uzun gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa: — Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum..Çok yakın olduğunu söylediler. Çocuk , arabanın penceresini iyice açtıktan sonra: — Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde. Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez. Çocuk: — Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten. — İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir aġaçtan gelmediği ne malûm? — Tek bir aġaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız. Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini farkettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken: — On yıl önce bir kaza geçirmişim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağam öyle değil mi? Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken: — Artık emin değilim, demiş Emin olduğum tek şey benden iyi gördüğün…

19 Eylül 2014 Cuma

,
   İki arkadaş çölde yürümektedir. Yolculuğun bir noktasında tartışmaya başlarlar ve biri diğerine tokat atar. Tokadı yiyen canı acır ama kuma şöyle yazar: “Bugün, en iyi arkadaşım beni tokatladı.” Bir süre yürüdükten sonra bir nehre denk gelirler ve suya girmeye karar verirler. Tokadı yiyen, suda boğulmaya başlar. Ama arkadaşı onu kurtarır.
   Boğulmaktan kurtulduktan sonra bir taşa şöyle yazar: “Bugün, en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı.”
   Arkadaşına tokat atan ve sonra da onun hayatını kurtaran sorar: “Canını acıttığımda kumayazdın, neden şimdi taşa?”

   Diğeri cevaplar: “ Birisi canımızı acıttığında kuma yazmalıyız ki, bağışlama rüzgarı onu silebilsin. Ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız ki, hiçbir rüzgar onu silemesin.”
   “Acılarınızı kuma ve iyiliklerinizi taşa yazmayı öğrenin.”








13 Ağustos 2014 Çarşamba

,
AYNI PENCEREDEN DISARI BAKAN IKI ADAMDAN BIRI, SOKAKTAKI CAMURU, 
DIGERI ISE GOKTEKI YILDIZLARI GORUR.
Frederick Langbridge.

Arjantin' li unlu golfcu Robert de Vincenzo, yine bir turnuvayi kazanmis,
odulunu alip kameralara poz vermis ve kulup binasina gidip oradan ayrilmak
uzere hazirlanmisti. Bir sure sonra binadan cikip otoparktaki arabasina
yururken yanina bir kadin yaklasti. Kadin basarisini kutladiktan sonra ona
cocugunun cok hasta ve olmek uzere oldugunu anlatti. Zavalli kadinin
hastane masraflarini odemesi olanaksizdi.

Kadinin anlattigi oyku De Vincenzo' yu cok etkilemisti, hemen cebinden bir
kalem cikartti ve turnuvadan kazandigi paranin bir miktarini yazdi cek
defterine. Ceki kadinin eline sikistirirken de ona, " Umarim bebeginin iyi
gunleri icin harcarsin" dedi.

Ertesi hafta kulupte ogle yemegi yerken, Profesyonel Golf Dernegi' nin bir
gorevlisi yanina geldi. " Otoparktaki gorevli cocuklar bana gecen hafta
turnuvayi kazandiktan sonra yanina bir kadinin geldigini ve onunla
konustugunu soylediler bana" dedi. De Vincenzo evet anlaminda basini
salladi. " Evet" dedi gorevli, Sana bir haberim var. O kadin bir
sahtekardir. Ustelik hasta bir cocugu da yok. Seni fena halde kandirmis
arkadasim. "

De Vincenzo, " Yani ortada olumu bekleyen bir bebek yok mu? " dedi. " Hayir,
yok " dedi gorevli.

" Iste bu, bu hafta duydugum en iyi haber. " dedi De Vincenzo.

12 Temmuz 2014 Cumartesi

,
Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:
- Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:
- Söyledikleri doğu mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki:
- Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar:

- Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım, ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki gören bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım; arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, bende bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.
Bu söz üzerine Hz Ömer:
- Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi.
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
- Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı.
- Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin
verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün için de yerime birini bulurum, der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki:
- Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
- Bu zat benim yerime kalır.
O zat Hz. Peygamber Efendimizin en iyi arkadaşlarından, Amr İbni As’dan başkası değildir.
Hz.Ömer Amr’a dönerek:
- Ey Amr, delikanlıyı duydun, der.
O yüce sahabi:
- Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır.
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur.
Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As’a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
- Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.
Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
- Biz de sözümün arkasındayız.
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:
- Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):
- AHDE VEFASIZLIK ETTİ, demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As’a der ki:
- Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun.
Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
- Bu kadar insanin içerisinden beni seçti. İNSANLIK ÖLDÜ, dedirtmemek için kabul ettim, der.
Sıra gençlere gelir, derler ki:
- Biz bu davadan vazgeçiyoruz.
Bu sözün üzerine Hz Ömer:
- Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?,der.
Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
- MERHAMETLİ İNSAN KALMADI, demeyesiniz diye.
,
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Yaşamındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.
- ‘Tadı nasıl?’ diye soran yaşlı adama öfkeyle:
- ‘Acı’ diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

- ‘Tadı nasıl?’ ‘Ferahlatıcı’ diye cevap verdi genç çırak.
- ‘Tuzun tadını aldın mı?’ diye sordu yaşlı adam, ‘Hayır’ diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:
- ‘Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.’

6 Temmuz 2014 Pazar

,
   Tanınmış nüktedanlardan biri, bir arkadaşı için “Çivi gibidir!” der, yanındakiler onun bu sözünü biraz garip karşılarlar. Nüktedan açıklama ihtiyacı hisseder: “Efendim, galiba yanlış anlaşıldı. Çivi demekle onun demir gibi sağlam olduğunu kastetmedim. Kafasına vurmadıkça vazifesini yapmazda…”